Kader ve kaza nedir? Kader, ölçme, takdir etme, biçime koyma, şekillendirme gibi anlamlara gelir. Terim manası ise Allah’ın ezelden ebede kadar olacak şeylerin zaman ve yerini, niteliklerini ve özelliklerini önceden bilmesi ve takdir etmesidir. Kaza ise, Allah’ın ezelde takdir buyurduğu şeylerin zamanı gelince takdir ettiği şekilde onları yaratması demektir.
Kader ile irâde birbirine zıt değil midir?
İnsan irâdesiyle kader arasında bir zıtlık yoktur. Yani insan irâdesiyle kader, omuz omuzadır. İnsanlar işledikleri sevaplarla cennete, günahlarla da cehenneme gitmeleri bir vakıa ise, bunların kader dilinde, Cenâb-ı Hak tarafından tasdik edilmesi, bir bakıma irâdelerinin kuvvetlendirilmesidir.
İlâhî takdirin mânâsına gelince; sanki Cenâb-ı Hak, insana şöyle demektedir: “Ben, şu zamanda, iradeni şu istikamette kullanacağını biliyorum. Onun için de senin hakkında bu işi o şekilde takdir buyuruyorum.” İşte bu, irâdeyi sağlamlaştırmak demektir.
Kader, sorumluluğu ortadan kaldırıyor mu?
İslâm’ın kaza ve kadere iman esasını, insan hürriyetine aykırı görmek doğru değildir. Çünkü bir Müslüman’ın kadere iman etmesi demek, esas itibarıyla, her şeyin Allah’ın bilmesi, dilemesi, kudreti ve yaratması ile olduğuna, Allah’tan başka yaratıcı bulunmadığına inanması demektir. Müslümanların kaza ve kadere iman etmelerini, bir şeyi seçme hürriyetine aykırı görenler varsa da bu anlayış kat’iyen yanlıştır. Bir Müslüman’ın kadere iman etmesi demek, esas itibarıyla, hayır ve şerrin yaratıcısının Allah olduğunu kabul etmesi demektir. İnsanların kâinatta mutlak ve küllî İlâhî bir iradeyi kabul etmeleri, sorumluluklarının esas unsuru olan cüz’î iradelerini ortadan kaldırmaz.
Kader ilim nevindendir
Kader, Cenâb-ı Hakk’ın ilminde eşyaya biçilen bir plân ve projedir. Bir şeyi bilmek ise o şeyi vücuda getirmek, demek değildir. Meselâ, kafamızda bin tane binanın plânını tutsak, yüzlerce fabrikanın fizibilitesini tasarlasak, bunlardan hiçbiri sırf kafamızda tuttuğumuzdan dolayı vücuda gelmez. Onların vücuda gelmesi için, irâde ve kudrete ihtiyaç vardır.
Kader ilim nevindendir. İlim ise daima malûma tâbidir. Yani birşey nasılsa ve nasıl olacaksa öyle bilinir. Durum böyle olunca, bizim ne yapacağımızı, iradelerimizi nasıl kullanacağımızı Cenâb-ı Hak biliyor ve takdirini de bildiği istikamette yapıyor. İnsan, kendi bilmesiyle Allah’ın bilmesini kıyaslamamalıdır.
Nasıl oluyor da bir şey daha olmadan önce bilinebiliyor?
Öncelikle şunu ifade edelim ki, sınırlı olan insanın bilmesi ile, sınırsız olan Allah’ın bilmesi bir değildir. Kendisi için geçmiş, hâl ve gelecek diye hiçbir şey mevzubahis olmayan Cenâb-ı Hak, geçmiş, hâl (içinde bulunulan zaman) ve geleceği bir nokta gibi görmektedir. Şimdi bu ifadeyi anlamak için akıllarımızı biraz zorlayalım.
Bir dağ düşünelim. Dağın kuzey ve güney cephesi olmak üzere her iki tarafında da bir insan olduğunu düşünelim. Bu durumda kuzey cephedeki insanın güney cephedeki insanı görmesi, onun ne yaptığını bilmesi mümkün mü? Mümkün değil; çünkü önünde dağ var ve dağ engeli onun karşı tarafı görmesini engelliyor. Aynı durum diğer insan için de geçerlidir. Şimdi başka bir varlık düşünelim ki bu varlık, konum olarak dağın en tepesinde, yani zirvesinde bulunuyor ve her iki insanın da gayet güzel bir şekilde neler yaptığını görüyor. İşte Cenab-ı Hak da böyledir. O, zaman ve mekanla kayıtlı olmadığı için, ilmiyle geçmiş ve geleceği sanki bir noktada cereyan ediyormuş gibi görmekte ve bilmektedir.
İnsanın yapacağı işlerin Allah tarafından ezelde bilinip tespit edilmiş olması, onun iradesine rağmen değildir. Zira, insan iradesinin söz konusu olduğu yerde yapılan takdirde, onun iradesinin hangi tarafa sarf edileceği Cenab-ı Hak tarafından bilinmekte ve ona göre takdir edilmektedir. Allah, insan iradesiyle alakalı bir şeyi, ‘şöyle, şöyle olacaktır’ diye yazmıştır, yoksa ‘şöyle şöyle olsun’ diye yazmamıştır. Şu halde biz bir şeyi, Allah’ın ezelde bilmiş olması ve bu bildiğini kaydetmesinden (kaderden) ötürü yapmıyoruz. Bilakis, Allah yaptıklarımızı ve yapacaklarımızı bildiği için yazıyor.
Bir astronomi alimi “Güneş, 2008 yılı Kasım ayının 11’inde tutulacaktır” dese ve sonra da dediği olay o tarihte gerçekleşse. Güneş, bu astronomi uzmanı söylediği için mi tutuldu? Elbette ki hayır. O zat önceden Güneş’in tutulacağını bildiği için, yoksa o dediği için Güneş tutulmamıştır.
Allah Rasûlü (sas)kaderle ilgili münakaşaları yasaklıyor
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) kader mevzuunda münakaşa ettiklerine şahit olduğu bir kısım sahabeye; “Siz bunlarla mı emrolundunuz, yoksa Ben size bunun için mi gönderildim? Sizden öncekiler bu konuda tartışmaya başladıkları zaman helâk olmuşlardır.” diyerek bu konunun konuşulmasına engel olmuştur.
Efendimiz’in kader konusunda böyle buyurmasını şöyle değerlendirebiliriz.
Birincisi; her şeyden önce kader meselesi, imanî bir meseledir; imanî meselelerin de münakaşa tarzında ele alınması doğru değildir.
İkincisi; insanın kendi iradesiyle ilgili kaderi, bir de iradesi dışında cereyan eden kaderi vardır. İradesi dışında meydana gelen kaderin sebepleri ise insanlarca bilinmemektedir. İnsan aklı, kaderin bu ikinci kısmına ait sırlara vakıf olamayabilir. İnsanın dünyaya gözlerini açtığı asır ve belde, anne ve babasının kim olduğu, cinsiyeti, ırkı ve iradesi dışında ortaya çıkan musibetler ve hastalıklar gibi hususlar bu kısma misal olarak verilebilir. Bu konularda münakaşaya kalkışmak insanı içinden çıkamayacağı sonuçlara götürebilir.
Üçüncüsü; insanın kaderle ilgili her bir hususu kesin bir biçimde çözmeye girişmesi, kapasitesini aşan bir şeye talip olması demektir. Bu itibarla, bir mü’min, kader meselesiyle ilgili anlayabildikleriyle yetinip, anlayamadığı hususları Cenab-ı Hakk’a havale etmeli ve gereksiz münakaşalara girmemelidir.
Kaderimiz çiziliyse kararlarımızdan niye sorumlu tutuluyoruz?
Şüphesiz ki, insanda hürriyet, ve bir seçme kabiliyeti vardır. Ve o hürriyet, irâde ve seçmeye göre; iyi ve kötü, sevap ve günah insana nispet edilir. İnsan irâde ve isteğinin, meydana gelen neticeler karşısında, ağırlığı ne olursa olsun; o irâde, Yüce Yaratıcı tarafından bir şart ve sebep olarak kabul edilmişse, onu hayırlara ve şerlere çevirmesine göre suçlu veya suçsuz olması; irâde dediğimiz şeyin hayra veya şerre meyil göstermesine dayanmaktadır. Bu meylin neticesinde meydana gelen hâdise, insanoğlunun sırtına vurulmayacak kadar ağır da olsa, o bu meyille ona çağrıda bulunduğu için, sorumluluk da ona aittir...
İnsanın fiil ve hareketlerinde hür olduğunu belirten bazı âyetler:
“Şüphesiz biz ona doğru yolu gösterdik. İster şükredici olsun ister nankör.” “De ki, (size gelen) gerçek/hak, Rabb’inizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” “Her kim iyi bir iş yaparsa lehine; her kim de kötülük yaparsa aleyhinedir. Rabb’in kullara asla zulmetmez.”
Bir kısmını misal olarak aldığımız bu âyet-i kerimeler gösteriyor ki, insan fiil ve hareketlerinde hürdür. Bu sebeple de o, fiil ve hareketlerinden sorumludur.
İlâhî meşîetin/iradenin esas olduğunu bildiren âyetler:
“Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” “Allah dileseydi, onu yapamazlardı.” “Allah dilemeyince iman edecek değillerdi.”
Görüldüğü gibi birinci grup âyetlerde insanın hür bir varlık olduğu, ikincisinde ise, İlâhî iradenin esas ve belirleyici olduğu vurgulanmaktadır. Bu iki grup âyet arasında telifi mümkün olmayan bir zorluk söz konusu değildir.
Bu âyetleri şu ifade altında telif edebiliriz: İlâhî irade esas olmak üzere, insan dilediğini yapabilen bir varlıktır. Bu şu demektir: Cenab-ı Allah küllî iradesinin taallukuna bizim irademizi bir şart-ı âdi yapmıştır. Yani Rabb’imiz, külli iradesiyle yapacağı şeylere bizim cüz’i iradelerimizle yapacağımız şeyi, sıradan ve basit bir şart olarak ortaya koymuştur. İnsanın, olmasını istediği maddî veya manevî herhangi bir şeyin varlık sahasına çıkması, -tabir caiz ise- İlâhî iradenin vizesine bağlıdır.
Kadere iman insana ne kazandırır?
Gurur ve bencilliğin belini kırar İnsan fıtratında, her bir güzellik ve meziyetine sahip çıkıp, onlarla övünme, iftihar etme, hatta daha da ötesinde gururlanıp kendinden geçme duygusu vardır. İşte bu noktada; yapılan güzel işler karşısında gurura düşmemek için kader devreye girer ve “mağrur olma yapan sen değilsin” diyerek, insanı kibre gurura düşmekten korur.
Ümitsizliği yok eder Kadere inanan bir insanda en küçük bir ümitsizlik ve gevşeme olmaz. Kadere inanan insan, başarıya ulaştığı zaman tevazuu ve alçak gönüllüğü de elden bırakmaz; zafer sarhoşluğuyla kendini kaybetmez.
İradeyi güçlendirir Kadere inanan bir kul, hadis-i şerifin de ifadesiyle başına gelecek bir musibetin mutlaka geleceğine, gelmeyecek olanın da asla gelmeyeceğine inandığı için cesaretlidir.
İnsana huzur ve rahatlık verir Kadere hakiki mânâda iman eden bir kişi, ihtiyaçlarının ve korkularının hâsıl ettiği yükü -tabiri caizse- kaderin gemisine bırakır ve böylece kalbi ve ruhu rahata kavuşur.
İnsanı müsamahalı yapar Başına gelen her musibeti bir de kader açısından değerlendiren bir mü’minin, muhatabını affedebilmesi daha kolay olur.
Hırs ve hasedi engeller Kadere iman etmiş bir mü’min, hakkına razı olduğu için başkasının hakkına tecavüz etmez, hırs göstermez ve haset etmez.
| | ||||||_TERİMLER_|||||| | |
* Münafık kime denir? Kalben inanmadığı halde, dili ile mümin olduğunu söyleyen kimsedir.
* Münker-nekir nedir? Kabre konulan kimseye “Rabbin kim?, Peygamberin kim?, Dinin nedir?” diye soru soran meleklerin adlarıdır.
* Naat Nedir? Peygamber Efendimiz’i övmek maksadıyla yazılan şiir türüdür.
* Nafile, kaza nedir? Nafile; farz, vacib ve sünnet ibadetlerin dışında sevap kazanmak için yapılan tüm ibadetlerdir. Kaza; vaktinde yerine getirilememiş olan farz bir ibadetin vaktinden sonra yerine getirilmesidir.
* Niyâz nedir? Duâ etmek demektir.
* Niyet nedir? İnsanın bir şeyi yapmaya kalben ve zihnen karar vermesidir.
* Orucun kazası ne demektir? Vaktinde tutulamayan oruçların daha sonra gününe gün olarak tutulmasıdır.
* Orucun kefareti nedir? Ramazan’da mazeretsiz olarak kasten orucu bozmanın cezası olarak peş peşe tutulan altmış günlük oruçtur. Buna gücü yetmeyenler altmış fakiri sabahlı akşamlı doyururlar.
* Oruç kimlere farzdır? Oruç ergenlik çağına ulaşmış, akıllı ve Müslüman olan herkese farzdır.
* Öşür nedir? Tarım ürünlerinden onda bir ya da yirmide bir oranında verilen zekattır.
* Rekat nedir? Namazın kıyam, rükû ve secdelerinden oluşan her bir bölümüdür.
ESMÂ-Ü’L HÜSNÂ
el-KÂBID Sıkan, daraltan...
el-BÂSIT Açan, genişleten... Bütün varlıklar Allah Teâlâ’nın kudret kabzasındadır. İstediği kulundan, ihsân ettiği servet ve sâmânı, evlâd ve iyâli, yahut hayat zevkini, gönül ferahlığını alıverir. O adam zenginken fakir olur, yahut evlâd acısına boğulur, yahut iç sıkıntısına, ıstırap ve huzursuzluk içine düşer. İşte bu haller, Kâbıd isminin tecellileridir. Allah, istediği kuluna da yepyeni bir hayat verir, neş’e verir, rızık bolluğu verir, bu da Bâsıt isminin tecelliyatıdır.
el-HÂFID Yukarıdan aşağıya indiren, alçaltan... Allah Teâlâ, istediği kulunu yukarıdan aşağı atıverir. Şan ve şeref sâhibi iken, rezîl ve rüsvây eder ve bu muamelesi çok defa, kendisini tanımıyan, emirlerini dinlemeyen âsiler, başkalarını beğenmiyen mütekebbirler ve hak, hukuk tanımayan zâlim zorbalar hakkında tecellî eder.
er-RÂFİ’ Yukarı kaldıran, yükselten... Allah Teâlâ, istediği kulunu indirdiği gibi, istediği kulunu da yükseltir. Şan ve şeref verir. Bazı gönülleri îman ve irfan ışığı ile parlatır, yüksek hakikatlerden haberdar eder. Allah’ın yükselttiği insanlar, çok defa melek huylu, tatlı dilli, insanların ayıplarını, kusurlarını örtüp eksiklerini tamamlayan; onlara malıyla, bedeniyle, bilgisiyle, nasihatiyle yardım eden nâzik, kibar insanlardır. Onlar bu istikametten ayrılmadıkça Allah da bu nimeti kendilerinden almaz.
el-MU’IZZ İzzet veren, ağırlayan...
|